Deadwing, Steven Wilson’ın geniş evreninde hem hikâyesi olan hem de grubun en erişilebilir ama yine de karanlık köşeler taşıyan albümlerinden biri. Wilson bu albümü aslında bir film senaryosu olarak kurguluyor; albüm o senaryonun müzikal yansıması. Dolayısıyla şarkılar bir “konsept albüm” havası taşımadan, gevşek bir anlatının içinden geçiyor: gölgeli mekânlar, yarım kalmış konuşmalar, rüya ile gerçek arasında sallanan bir atmosfer.
Müzikal çizgi, Porcupine Tree’nin 2000’lerin ortasında benimsediği hibrit yapıyı en net hâliyle gösteriyor:
progressive rock’ın detaylı işçiliği, alternatif rock’ın vuruculuğu ve metalik sertliklerin kontrollü bir dozda albüme serpilişi. “Deadwing” ve “Halo” o keskin, ileri iten enerjiyi taşırken; “Lazarus” grubun belki de en saf melodik anlarından biri olarak duruyor—Wilson’ın karanlığın içinden sızan duygu kırıntılarını en açık hâliyle duyduğumuz şarkı.
Albümün önemli misafirleri var: Adrian Belew (King Crimson) iki parçada gitarla Wilson’ın evrenine mükemmel uyum sağlıyor; Mikael Åkerfeldt (Opeth) ise vokal dokularıyla albümün karanlığına ayrı bir derinlik katıyor. Bu işbirlikleri, Porcupine Tree’nin o dönem metal ve progresif sahneleri bir araya getiren özgün konumunun da göstergesi.