Traffic’in en tuhaf şekilde ortaya çıkan ama en kendinden emin duran albümü bu. Steve Winwood aslında solo bir albüm yapmaya niyetlenip stüdyoya tek başına giriyor; piyano, Hammond, bateri, ne varsa kendi çalıyor. Sonra müzik büyüyor, yalnızlık yetmiyor ve bir bakmışsın Chris Wood geri gelmiş, Jim Capaldi ritmi devralmış—Traffic kendiliğinden yeniden doğmuş. Albümün bu kadar canlı, bu kadar “kendiliğinden olmuş” hissi tam olarak buradan geliyor.
Kayıt, rock’ın gövdesiyle cazın açıklığını ve İngiliz halk müziğinin o kadim ağırlığını aynı sofraya oturtuyor. “Glad”, Winwood’un hem genç hem bilge hissettiren piyanosuyla açılıyor; Chris Wood’un saksofonu şarkının içinden değil, odanın başka bir köşesinden geliyormuş gibi giriyor—jam-band ruhu burada başlıyor. “Freedom Rider” ise Winwood’un şehirli blues’unu Wood’un pastoral melodileriyle çarpıştırıyor; ortaya hem asi hem dingin bir şey çıkıyor.
Ve sonra albümün adıyla aynı olan parça: “John Barleycorn.” Yüzyıllardır söylenen bir İngiliz baladı… Ama Traffic onu bir folk arşivinden alıp tozunu silmiyor; aksine baladın köklerindeki karanlığı, içkiye ve ölüme dair o eski sembolleri, Winwood’un sesiyle yeniden diriltiyor. Hem kederli hem ayakta duran bir anlatım. Modern bir rock grubunun bu kadar eski bir şarkıya bu kadar saygılı ama bu kadar özgür yaklaşması çok az görülür.
John Barleycorn Must Die, Traffic’in virtüözlüğünü kanıtlayan bir albüm değil; tam tersine, nefes alan, kusurlarıyla güzel, spontane bir müzik anı. Sanki grup tüm dikkat dağıtıcı şeylerden uzak bir taş eve kapanmış, gün boyu çalmış, gece olunca lambayı kapatıp şarkının kendisine bırakmış gibi. Bu yüzden albüm yıllar sonra bile hâlâ canlı, hâlâ içten, hâlâ “şimdi böyle çalınmalıydı” hissi veriyor.